Suriye’deki Yeni Yönetim Selefiliği Yeniden Değerlendiriyor
Suriye’deki yeni yönetim, selefiliğin dinî alandaki etkilerini sorguluyor ve daha kapsayıcı bir yaklaşım sergiliyor.
Suriye’de yeni yönetimin dinî alanda attığı adımlar, selefi gelenekten gelen bir iktidarın baskıcı ve dışlayıcı bir çizgiye mahkûm olmadığını gösteren önemli örneklerden biri olarak öne çıkıyor.
Yeni yönetimin selefi kökenli olması, başlangıçta dinî alanda tekçi ve dışlayıcı bir yaklaşımın hâkim olacağına dair beklentilere yol açmıştı. Bu düşünce, modern Ortadoğu deneyimleri göz önüne alındığında pek de yersiz sayılmazdı. Zira selefilik, genellikle siyasal iktidar ile birleştiğinde diğer dinî yorumları “sapma” olarak değerlendirmiş ve kamusal alandan dışlamaya çalışmıştır. Ancak yeni yönetim, başmüftülük makamına Eş‘ari ve Sufi geleneğinden gelen Usame Rıfai’yi atayarak, bu varsayımları ciddi şekilde sorgulayan bir adım atmıştır.
Bu atama, sadece yüzeysel bir hoşgörü mesajı değil, aynı zamanda Suriye’nin din-siyaset ilişkilerinin geleceğine dair daha derin bir analiz yapmayı gerektiriyor. Tarihsel olarak Suriye, selefi homojenliğe sahip bir toplum olmamıştır. Ülkenin dinî yapısı, Eş‘ari akaidinin belirleyici olduğu, Şafii ve Hanefi fıkhının iç içe geçtiği ve tasavvufun şehir hayatının merkezine yerleştiği bir yapı üzerine kurulmuştur. Şam uleması, medrese geleneği ile tasavvufi terbiyeyi bir araya getirerek yalnızca ilmî değil, toplumsal meşruiyet de üreten bir merkez haline gelmiştir. Bu bağlamda Usame Rıfai gibi isimler, halkın hafızasında “denge” ve “itidal” figürleri olarak yer edinmişlerdir.
Yeni yönetimin böyle bir ismi başmüftülüğe getirmesi, dinî alanı ideolojik bir çatışma zemini haline getirmeme iradesi olarak değerlendirilebilir. Bu adım, selefiliğin klasik refleksi olan bid‘atla mücadele ve saflaştırma anlayışının, devlet yönetimi söz konusu olduğunda bilinçli bir şekilde sınırlandırıldığını düşündürüyor. Görünen o ki yeni yönetim, selefi kimliğini tamamen terk etmeden, onu devletin dinî alanına dayatmanın yaratacağı sorunları öngörmüş durumda.
Vakıflar idaresinin de Eş‘ari-Sufi geleneğe yakın isimlere bırakılması, bu değerlendirmeyi güçlendiriyor. Zira vakıflar, cami ve medreselerin yönetimi dışında, toplumun din dili, hutbelerin tonu, vaazların içeriği ve dinin kamusal yüzünü şekillendiren önemli bir alandır. Bu alanı sert selefi kadrolarla yeniden biçimlendirmeye çalışmak, kısa vadede ideolojik bir tatmin sağlasa da uzun vadede toplumsal gerilimi artırırdı. Yeni yönetimin, dinî alanın zorla dönüştürülemeyeceğini ve meşruiyetin güvenilir şahıslar üzerinden inşa edilmesi gerektiğini anlamış olması, dikkat çekici bir siyasi akıl göstergesi olarak değerlendirilebilir.
Bu noktada, selefi hareketlerin bölgedeki önceki deneyimlerinden çıkarılan derslerin de etkili olduğu söylenebilir. Afganistan, Irak ve Libya gibi örnekler, dinî alanı daraltmanın ve geleneksel ulema birikimini yok saymanın, devleti kurmaktan ziyade devleti çözen sonuçlar doğurduğunu açıkça göstermiştir. Suriye’de atılan bu adımlar, selefi kökene sahip bir hareketin belki de ilk kez devlet aklıyla etkileşime geçtiğini ve bu etkileşimin belirli bir öğrenme sürecine yol açtığını düşündürüyor.
Elbette burada temel soru hâlâ geçerliliğini koruyor: Bu tercihler kalıcı bir zihniyet dönüşümünün mü yoksa geçici bir siyasi taktiğin mi ürünüdür? Bu sorunun kesin yanıtı kısa vadede verilemez. Ancak, eğer mesele yalnızca geçici bir vitrin düzenlemesi olsaydı, Usame Rıfai gibi sembolik ağırlığı yüksek ve kendi çevresinde bağımsız bir meşruiyet üretebilen şahıslar tercih edilmezdi. Bu tür şahsiyetler, zamanla yalnızca temsil değil, söz ve yön verme gücü de kazanır.
Sonuç olarak, Suriye’deki yeni yönetimin dinî alanda attığı adımlar, selefi gelenekten gelen bir iktidarın zorunlu olarak baskıcı ve dışlayıcı bir çizgiye mahkûm olmadığını gösteren nadir örneklerden biri olarak değerlendirilebilir. Şu an için, tasfiye ve dayatma yerine dengeyi, temsil gücünü ve toplumsal barışı önceleyen bir yaklaşım sergileniyor. Bu durum, Suriye’nin geleceği açısından şu gerçeği hatırlatıyor: Devletin birliği, dinî yorumları saflaştırmakla değil, farklı gelenekleri çatışmasız bir biçimde bir arada tutabilmekle mümkün olacaktır.




