Batı’nın İç Çatışmaları ve Stratejik Ayrışmalar: Meşruiyet Krizi

Batı’nın iç çatışmaları ve stratejik ayrışmaları, meşruiyet krizini derinleştiriyor. Davos 2026’da ortaya çıkan tablo, bu durumu gözler önüne seriyor.

Batı dünyasının uluslararası arenadaki etkisi ve meşruiyeti uzun bir süredir azalma eğiliminde. Soğuk Savaş’ın sona ermesinden 2010’lu yıllara kadar süren tek kutuplu dünya düzeni, artık geçmişte kalmış bir dönemi temsil ediyor. Bu değişimi yalnızca Çin’in yükselişi, Rusya’nın revizyonist hamleleri ya da İran ve Kuzey Kore gibi ülkelerin meydan okumaları ile açıklamak, analitik açıdan yetersiz kalıyor. BRICS+ ve Şanghay İşbirliği Örgütü gibi Batı dışı kuruluşların artan etkisi de bu durumu tam olarak açıklayamıyor. Asıl mesele, Batı’nın kendi içindeki normatif, stratejik ve siyasi uyumun çözülmesine odaklanmakta yatıyor. 2026 Dünya Ekonomik Forumu’nun (WEF) Davos’ta ortaya koyduğu durum, bu iç çözülmenin geçici değil, yapısal bir nitelik kazandığını gösteriyor.

Davos’ta Kanada Başbakanı Mark Carney’in “kural temelli liberal dünya düzeninin geri gelmeyeceği” yönündeki açıklaması, Batı içinden gelen önemli bir itiraf olarak değerlendirilmeli. Carney, “kral çıplak” demeye cesaret eden ilk Batılı liderlerden biri oldu. “İkinci Dünya Savaşı sonrası Amerika’nın hegemonyası altında kurulan liberal dünya düzeni sona erdi,” diyerek Avrupalıların bu düzenin devam ettiğini varsayarak kendilerini kandırmamaları gerektiğini vurguladı. Bu açıklama, Batı’nın Soğuk Savaş sonrası dönemde kendini tanımladığı normatif çerçevenin artık sürdürülemez hale geldiğini kabul ediyor. Öte yandan, ABD Başkanı Donald Trump’ın Kanada ve Avrupa’ya yönelik sert söylemi, Batı ittifakının artık ortak değerler üzerinden değil, güç ilişkileri ve çıkar pazarlıkları üzerinden şekilleneceğini gösteriyor.

Trump’ın dış politika anlayışı, çok taraflılığa mesafeli duruşu ve uluslararası hukuku bağlayıcı bir çerçeve olarak görmemesi, Avrupa’nın dünya görüşü ile ciddi bir ayrışma yaratıyor. Gücün doğası gereği hak doğurduğunu düşünen Trump’a karşı, Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, Almanya Başbakanı Friedrich Merz ve Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen gibi liderlerin Davos’taki konuşmaları, Batı içindeki ayrışmayı net bir şekilde gözler önüne serdi. Avrupalı liderler, uluslararası düzenin kuralsızlaştığını belirtirken, Avrupa’nın büyük güçler arası rekabet ortamında stratejik otonomiye ve kendi sert güç imkanlarına sahip olması gerektiğini vurguladılar.

Bu noktada temel soru, Batı’nın bundan sonra tek ve birleşik bir aktör olarak varlığını sürdürebilip sürdüremeyeceğidir. Mevcut eğilimler, Amerika ve Avrupa’nın başını çektiği iki farklı Batı’nın ortaya çıkma olasılığının arttığını gösteriyor. Özellikle Trump döneminde ABD, liberal düzenin lideri olmaktan çok, kendi çıkarlarını önceleyen bir güç olarak hareket etmeyi tercih ediyor. Avrupa ise normatif değerlere dayalı uluslararası düzen fikrini savunmaya devam etmesine rağmen, bu düzeni sürdürecek sert güç kapasitesinden büyük ölçüde yoksun olduğunu kabul ediyor. Kısa vadede Amerika’nın konfor alanı, Avrupa’ya göre çok daha geniş. Bu durum, Avrupalı liderlerin, tüm kızgınlık ve hayal kırıklıklarına rağmen Trump’a karşı daha temkinli bir tutum sergilemelerinin sebebidir.

Trump sonrası döneme dair beklentiler, bu durumu köklü bir şekilde değiştirmeyebilir. Trump’ın başkanlıktan ayrılması, transatlantik ilişkilerde bir yumuşama sağlayabilir; diplomatik nezaket ve kurumsal diyalog yeniden tesis edilebilir. Ancak Trump’ın temsil ettiği dış politika vizyonunun Amerikan siyasetinde marjinal olmadığını artık biliyoruz. Küresel yük paylaşımına yönelik isteksizlik, Çin merkezli büyük güç rekabetinin önceliği ve çok taraflı kurumlara duyulan kuşku, ABD dış politikasında kalıcı eğilimler haline gelmiştir. Bu nedenle, Avrupa ile ABD arasında Soğuk Savaş sonrası dönemdeki türden bir stratejik uyumun geri dönmesini beklemek pek gerçekçi görünmüyor.

Tüm bu gelişmeler, stratejik özerklik tartışmasını Avrupa Birliği’nin temel önceliği haline getirmiştir. AB’nin ABD ve NATO’dan tamamen bağımsız bir stratejik/askeri aktör haline gelmesi kısa ve orta vadede mümkün görünmüyor. Ancak bu durum, Avrupa’nın küresel siyasette etkisiz bir aktöre dönüşeceği anlamına da gelmemeli. AB, hala önemli bir normatif, ekonomik ve düzenleyici güç kapasitesine sahip. Ticaret, iklim politikaları, dijital düzenlemeler ve uluslararası hukuk alanlarında Avrupa, küresel gündemi şekillendirme potansiyelini korumaktadır.

Ancak normatif güç, sert güçle desteklenmediğinde kırılgan hale gelebilir. Rusya’nın Ukrayna’ya yönelik saldırısı, Avrupa’nın değerlerini savunma kapasitesi ile bu değerleri koruma yeteneği arasındaki açığı gözler önüne seriyor. Bu durum, Avrupa’nın sert güç kapasitesini artırmasının normatif kimliğini zedeleyip zedelemeyeceği sorusunu gündeme getiriyor. Sert gücün varlığı tek başına normatif gücü aşındırmaz. Asıl belirleyici olan, bu gücün hangi amaçla ve hangi çerçevede kullanıldığıdır. Caydırıcılık ve savunma odaklı, hukuki ve çok taraflı çerçeveler içinde inşa edilen bir sert güç kapasitesi, normatif gücü ortadan kaldırmak yerine onu daha da güçlendirebilir. Ancak Avrupa için bu durum oldukça zorlu bir süreçtir.

Sonuç olarak, Avrupa ile ABD arasındaki temel fark burada ortaya çıkmaktadır. ABD, gücü önceleyen ve normları araçsallaştıran bir aktörken; Avrupa, normları önceleyen ancak gücü eksik olan bir aktördür. Davos 2026’da yaşanan kriz, bu iki yaklaşımın artık tek bir “Batı” başlığı altında sorunsuz bir şekilde bir arada var olamayacağını ortaya koymuştur. Sonuç olarak, Batı’nın küresel siyasetteki zayıflamasının esas nedeni dış rakipler değil, Batı’nın içindeki normatif ve stratejik uyumsuzluklardır. Gelecekte tek, homojen ve uyumlu bir Batı yerine, farklı önceliklere ve dünya görüşlerine sahip çoklu Batılılar ile karşılaşmamız olasıdır. Batı’nın küresel meşruiyetinin geleceği, bu iç ayrışmayı yönetme yeteneğine bağlı olacaktır.

İlgili Makaleler

Başa dön tuşu