Arzunun Gölgesinde Okuma: Edebiyat ve Psikanaliz İlişkisi
Michel Schneider’in eserinde edebiyat ve psikanaliz arasındaki derin bağlar ele alınıyor.
Michel Schneider, Türk okuyucularının özellikle “Proust ve Annesi” adlı eseriyle tanıdığı 1944 doğumlu bir yazar ve müzikologdur. Kültür ve iktidar ilişkilerini derinlemesine inceleyen Schneider, sanatın içsel gerilimlerini gözlemlemiştir. “Hayali Ölümler” adlı eserinde, ünlü yazarların son anlarına odaklanarak ölümü bilinç sahnesi olarak ele almıştır. Marilyn Monroe üzerine yaptığı çalışmada ise arzu, aktarım ve bağımlılık kavramlarını edebi bir duyarlılıkla irdelemiştir. Schneider, klinik pratiklerin yanı sıra metin okuma becerisiyle de dikkat çeken çok yönlü bir yazardır.
“Okumak ve Anlamak” adlı eserinde Freud, James, Nabokov, Pessoa, Proust, Rancé ve Schnitzler gibi isimleri ele alır. Bu isimler, bilinçdışı ile estetik form arasındaki gerilimi ustalıkla işleyen yazarlardır. Psikanaliz ve edebiyat arasındaki ilişkiyi derinlemesine irdeleyen Schneider, her iki disiplinin de görünmeyen anlatının ardındaki ikinci metni aradığını belirtir. Rüyaların bastırılmış arzuların kılık değiştirmiş hali olduğunu ifade ederken, romanların da öznenin bölünmüş yapısının estetik bir yansıması olduğunu vurgular. Bu bağlamda, metni kimin konuştuğu sorusu, okuyucunun analitik bir karşılaşma yaşamasını sağlar.
Freud, Schneider’in eserinde merkezi bir figür olarak öne çıkar. Schneider, Freud’u bir düşünürden ziyade bir yazar olarak değerlendirir. Freud’un metinleri, klinik raporların ötesinde anlatı oluşturur; Dora’nın sesi, Küçük Hans’ın korkuları ve Kurt Adam’ın rüyaları, Freud’un bilinçdışını açıklarken geliştirdiği anlatı tekniğinin örnekleridir. Bu süreçte, Freud’un metni yorumladığını düşündüğü anlarda aslında metin, Freud’un kendisini şekillendirdiği gerilimi ortaya koyar.
Schneider, Freud’un edebiyatla olan ilişkisini de inceler. Freud’un Shakespeare ve Dostoyevski okumaları, sezgisel bir yakınlıkla doludur ve metinlerinde edebi bir dil kullanır. Arka planda ise Proust’un hafızayı Freud’dan farklı bir perspektiften ele alması dikkat çeker. Proust, hatırlamayı estetik bir yeniden doğuş olarak değerlendirirken, Freud geçmişi travmanın geri dönüşü olarak görür. Bu iki farklı yaklaşım, edebiyat ve psikanaliz arasındaki mesafeyi belirginleştirir.
James Joyce ise bilinç akışını dağıtarak, Freud’un semptomları anlamlandırma çabasının ötesine geçer. Freud için rüyalar yorumlanacak metinlerdir, oysa Joyce için metinler rüya halindedir. Bu farklılık, psikanaliz ile edebiyat arasındaki sınırları netleştirir. Freud, yazdığı metinlerle otorite kurarken, altında yatan edebi kurgunun varlığı dikkat çeker. Psikanaliz, bilimsel bir disiplin olarak kendini kurarken bile anlatıdan vazgeçemez.
Modern romanın dinamikleri de değişir. Joyce, düşünceleri kesintisiz bir akışla sunarken, Freud rüyayı sabah çözer. Proust ise zamanı parçalayarak özneyi inşa eder; hatırlama, yeni bir yaratım süreci olarak karşımıza çıkar. Bu noktada, psikanaliz ile roman arasındaki mesafe belirginleşir. Freud, özneyi kavramlarla haritalarken, roman deneyimle özneyi kurar. Psikanaliz açıklama ararken, edebiyat yaşatır.
Schneider, modern yazarların bilinçdışını teorik bir keşif olarak değil, dilin içinde bir gerçeklik olarak yaşadığını belirtir. Freud, bastırmayı anlatırken, Joyce bu bastırmanın sesini yazıya taşır. Proust ise kaybı analiz etmez, kaybın ritmini kurar. Özne artık tek bir merkez değil, çok katmanlı ve kaygan bir yapıdadır. Bu durumda, psikanaliz özneyi açıklayabilir mi yoksa roman, öznenin karmaşıklığını daha gerçekçi bir biçimde mi sunar? Bu sorular, Freud’u okurken onu hem bir kuramcı hem de bir romancı olarak görmeyi gerektirir.
Freud, bilinçdışını keşfettiğini iddia ederken, aslında edebiyat bu karanlıkta çoktan konuşmaya başlamıştır. Arthur Schnitzler, Freud’un “ikizi” olarak anılırken, aynı Viyana’da benzer arzular ve bastırmalarla dolu bir edebiyat yaratmıştır. Freud, Schnitzler’in metinlerini okurken rahatsızlık hisseder çünkü edebiyatın sezgisi, kuramın kavramlarından önce gelir. Bu noktada, Freud’un edebiyatı çözme çabası, edebiyatın Freud’u hazırlayıp hazırlamadığı sorusunu gündeme getirir.
Sonuç olarak, psikanaliz insan ruhunu adlandırırken, edebiyat onu yaşatır. Biri karanlığa isim verirken, diğeri o karanlığın içinde yürür. Edebiyat, psikanalizin nesnesi değil, onun öncüsüdür. İnsan ruhunu en derin haliyle görmek isteyenler için kuram değil, metin ön plana çıkar. Çünkü bazı gerçekler açıklanınca küçülür, anlatılınca derinleşir.
Michel Schneider, Okumak ve Anlamak- Edebiyatta Psikanaliz: Freud, James, Nabokov, Pessoa, Proust, Rance, Schnitzler, Kolektif Kitap, İstanbul-2016, 309 s.




