Dışişleri Bakanı Fidan’ın Libya Ziyareti ve Yeni Stratejik Denklemler
Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın Libya ziyareti, Türkiye’nin bölgedeki stratejik hamlelerini ve Doğu Akdeniz’deki yeni dengeleri ortaya koyuyor.
Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın 11-12 Ağustos tarihlerinde gerçekleştirdiği Trablus ve Bingazi ziyaretleri, Türkiye’nin Libya politikası açısından önemli bir dönüm noktası olarak değerlendiriliyor. Bu ziyaret, Türkiye’nin Libya’daki tutumundaki değişimleri net bir şekilde ortaya koyuyor.
SETA Araştırmacısı Tunç Demirtaş, bu ziyareti ve Libya’daki gelişmeleri ele aldığı yazısında, Türkiye’nin Libya’daki stratejisinin nasıl evrildiğine dair önemli tespitlerde bulundu. Ziyaret öncesinde Trablus’un batısındaki Zaviye Rafinerisi’nde meydana gelen İHA saldırısı, Libya’nın güvenlik durumunun ne kadar hassas olduğunu gösterdi. Fidan’ın, Libya’nın batısı, doğusu ve güneyi arasında ayrım yapmayan bir yaklaşım sergilemesi, Türkiye’nin Libya’nın bütünlüğünü koruma çabasının bir yansıması olarak yorumlanıyor.
2026 yılı itibarıyla Libya konusundaki en dikkat çekici değişimlerden biri, Washington’un yeniden daha aktif bir rol üstlenmesi oldu. ABD Başkanı Donald Trump’ın danışmanı Massad Boulos’un girişimi, 14 Temmuz’da Sirte’de somutlaşarak Halife Hafter’in oğlu ve Libya Ulusal Ordusu Genelkurmay Başkanı Halid Hafter ile Ulusal Birlik Hükümeti Genelkurmay Başkanı Selahaddin Nemruş’un bir araya gelerek “tek ulusal ordu” ilan etmeleriyle devam etti. Bu süreç, Libya’daki güç paylaşımının yeniden şekillenmesine dair önemli ipuçları sunuyor.
Washington’un Libya’daki siyasi durumu ele alış biçimi, ekonomik zorlukların tarafları bir araya getireceği yönünde. Merkez Bankası’nın iki paralel hükümeti sürekli finanse edememesi, tarafları birleşmeye zorlayabilir. Ancak bu durum, silahlı grupların hangi siyasi otoriteye tabi olacağı sorusunu yanıtsız bırakıyor. Misrata’daki silahlı grupların bu durumu reddetmesi ve Trablus’taki çatışmalar, kağıt üzerindeki anlaşmaların sahada henüz karşılık bulmadığını gösteriyor.
Boulos’un girişiminin bir diğer zayıf noktası ise zamanlama ve meşruiyet arasındaki dengesizlik. 36 aylık geçiş takvimi ve 17 Şubat seçim tarihi, somut bir hedef olmaktan çok bir vaat olarak algılanıyor. Nisan ayında imzalanan birleşik bütçenin henüz uygulanmamış olması, bu uzlaşmanın sahada sınırlı kaldığını ortaya koyuyor. Atılan siyasi adımlar, güç ilişkilerini tek başına değiştirmiyor ve mevcut güç ağlarını daha fazla besleme riski taşıyor.
Türkiye, bu karmaşık dengede kendi çıkarları doğrultusunda hareket ediyor. Ankara, Libya’nın batısındaki askeri ve siyasi varlığını korurken, doğudaki aktörlerle de ilişkilerini derinleştiriyor. Fidan’ın Trablus’ta önemli isimlerle gerçekleştirdiği görüşmeler, Türkiye’nin Libya’daki güvenlik stratejisini güçlendirdiğini gösteriyor. Bu isimlerin bir kısmı, Amerikan inisiyatifine mesafeli duran aktörler olarak biliniyor, bu da Türkiye’nin diplomatik ağının çeşitliliğini artırıyor.
Libya’daki en kritik dinamik, kurumsallaşmadan ziyade aile ve sadakat ağları üzerinden güç konsolidasyonunun artmasıdır. Doğuda Saddam Hafter’in etkisi, batıda ise İbrahim Dibeybe’nin ulusal güvenlik danışmanı olarak konumlanması, bu durumu pekiştiriyor. Türkiye, Libya’daki bu aktörlerle ilişkilerini geliştirerek gelecekteki siyasi denklemlerde etkili olma şansını artırıyor.
Libya’daki siyasi ve askeri dengelerin sürekli değişmesi, Türkiye’nin dış politika stratejisini de etkiliyor. Washington’un masaya dönmesi, Ankara’nın hesaplarını yeniden şekillendiriyor. Türkiye’nin Libya’daki askeri varlığı, Fidan’ın ziyaretiyle birlikte yeniden hatırlatılmış oldu.
Kırılganlık, özellikle batıda yoğunlaşıyor. Zaviye rafinerisi, yıllardır kaçakçılık ve silahlı grup rekabetinin kesişim noktası olmuştur. Bu durum, Libya’nın batısındaki mücadelenin rant ve kaynak paylaşımına dayandığını gösteriyor. Fidan’ın Bingazi programına Ömer Muhtar’ın anıt mezarını dahil etmesi, Türkiye’nin doğudaki angajmanının sadece mevcut aktörlerle sınırlı olmadığını vurgulayan sembolik bir mesaj niteliği taşıyor.
Fidan’ın Libya ziyaretinin arka planında bölgesel bir çerçeve bulunuyor. 7 Ağustos’ta Mekke’de imzalanan ortak savunma anlaşması, bölgedeki güvenlik iş birliğini güçlendiren bir adım olarak öne çıkıyor. Türkiye’nin askeri varlığı, Suudi Arabistan’ın mali gücü ve Pakistan’ın güvenlik kapasitesi, bölgedeki iş birliği ağlarını yeniden şekillendiriyor. Yunanistan, GKRY ve İsrail arasındaki iş birliğine Hindistan’ın katılımı, Türkiye’nin bölgedeki stratejik ağırlığını dengeleyen yeni ortaklıkların ortaya çıkmasına neden oluyor.
2019 yılında imzalanan Türkiye-Libya deniz yetki alanları mutabakatı, Doğu Akdeniz’deki güç dengesinin önemli bir unsuru haline gelmiştir. Bu mutabakatın siyasi sürdürülebilirliği, Trablus’taki hükümetin devamlılığına ve Bingazi’nin tutumuna bağlıdır. Hafter ailesiyle sürdürülen ilişkiler, Türkiye’nin Doğu Akdeniz’deki haklarının korunması açısından kritik bir öneme sahiptir.
Fidan’ın Libya ziyaretinin ardından Mısır’a geçmesi, bölgedeki stratejik bağlantıları güçlendiriyor. Gazze, Suriye, Libya ve Doğu Akdeniz gibi konuların ele alınması, Türkiye’nin bölgedeki etkisini artırma çabalarının bir parçası olarak değerlendiriliyor. Türkiye ile Mısır’ın Libya konusunda aynı hedefe yönelmesi, bölgedeki denklemleri değiştirebilir.
Sudan meselesinin de aynı masada ele alınması, Doğu Akdeniz ile Kızıldeniz arasındaki bağlantının önemini vurguluyor. Libya’daki istikrar arayışı ile Sudan’daki çatışmanın sınırlandırılması, aynı jeopolitik hattın iki ucu olarak görülüyor. 7 Ağustos’ta imzalanan savunma mimarisi ve Fidan’ın Libya’daki temasları, Türkiye’nin bölgedeki diplomatik trafiğini yoğunlaştırıyor. Türk dış politikası, Doğu Akdeniz, Kuzey Afrika ve Kızıldeniz havzasını giderek daha fazla birbirine bağlı bir güvenlik alanı olarak ele alıyor. Türkiye’nin Libya’da “tek Libya” vurgusu, Doğu Akdeniz’deki stratejik bütünlüğü koruma amacını yansıtıyor.




