Küçük Devletlerin Cezasızlık Düzeni ve Yalnızlığı
Küçük devletlerin uluslararası hukuk karşısındaki savunmasızlığı ve cezasızlık düzeninin etkileri analiz ediliyor.
Yeni Şafak /Abdullah Muradoğlu
İkinci Dünya Savaşı sonrasında kurulan Birleşmiş Milletler, ülkelerin egemenliklerini korumak amacıyla çeşitli kurallar oluşturmuştu. Ancak günümüzde bu kuralların etkinliğini yitirdiği bir dönemdeyiz. ABD’nin Venezuela’ya yönelik askeri müdahalesi ve İsrail’in uluslararası hukuku hiçe sayarak gerçekleştirdiği eylemler, bu düzenin çöküşünü simgeliyor.
ABD’nin Venezuela üzerindeki etkisi, tarihi bir benzetme ile Atina İmparatorluğu’nun Melos Adası’na müdahalesine benzetilebilir. Meloslular, Atina’nın adaletli davranacağı umuduyla direnirken, Atinalılar için bu durum, güçlü olanın zayıfı ezmesi anlamına geliyordu. Cemil Meriç’in de belirttiği gibi, yasalar, tarih boyunca güçlülerin zayıfları ezdiği bir örümcek ağı haline gelmiştir. Şu an dünya, orman kanunlarına geri dönme tehlikesiyle karşı karşıya.
Cezasızlık, kötü davranışları teşvik eden bir unsurdur. İsrail’in yıllardır Birleşmiş Milletler kurallarını çiğnemesi, uluslararası hukukun Batılı savunucularının acizliği ile birleşince, bu durumu daha da tehlikeli hale getirmiştir. ABD, sadece Venezuela ile sınırlı kalmayarak, NATO ve G-7 üyesi ülkeleri de tehdit etmeye başlamıştır.
ABD’nin Kanada ve Danimarka ile olan ilişkileri, bu tehditlerin ciddiyetini ortaya koyuyor. Trump, bu ülkelerden ABD’ye boyun eğmelerini bekliyor. Bu durum, Melos halkının yaşadığı trajedilere benzer bir şekilde, günümüz küçük devletlerinin karşılaştığı zorlukları gözler önüne seriyor. William Faulkner’ın sözleriyle, geçmiş asla ölü değildir; bu gerçeklik, günümüzde de geçerliliğini koruyor.
Batı medyası, Venezuela Devlet Başkanı Maduro ve eşinin aleni bir şekilde kaçırılmasını bile çarpıtarak sunuyor. BBC, Maduro için “kaçırıldı” ifadesinin kullanılmamasını istemiştir. Bunun yerine “yakalandı” veya “ele geçirildi” gibi ifadeler tercih ediliyor. Bu, Batı medyasının çifte standartlarını bir kez daha gözler önüne seriyor.
Washington Post’un 3 Ocak’ta yayımladığı bir yazıda ise Maduro’nun başına gelenlerin, Latin Amerika’daki küçük diktatörler için önemli bir mesaj taşıdığı belirtiliyor. Yazıda, Trump’ın Maduro’ya sunduğu alternatiflerin, onun geleceği için büyük bir yanlış hesaplama olduğu ifade ediliyor. Bu durum, Maduro’nun cezalandırılmak yerine ödüllendirileceği anlamına geliyor.
Uyuşturucu meselesinin, bu durumla doğrudan bir ilgisi olmadığı herkes tarafından biliniyor. Washington Post, Maduro’nun Latin Amerika kolektivizminin bir sembolü olduğunu vurgularken, onun insani bir Amerikan hapishanesinde yaşamaya mahkum edilmesi gerektiğini savunuyor. Bu, ABD’nin Latin Amerika üzerindeki hegemonya arzusunun açık bir itirafıdır.
Trump ve destekçileri, Venezuela’dan sonra sıranın Küba ve İran’a geleceğini açıkça dile getiriyor. Bu, Monroe Doktrini’nin Batı yarımküresiyle sınırlı olmadığını gösteriyor. ABD, kendini dünyanın en güçlü devleti olarak gördüğünde, sınırlarını genişletme arzusunu da beraberinde getiriyor.
Trump, askeri müdahalelerde düşük riskli yöntemleri tercih ettiğini gösteriyor. Kısa ve şiddetli çatışmaların siyasi itibarını artıracağına inanıyor. Ancak askeri tarih, bu tür saldırıların savaşları tırmandırabileceğine dair birçok örnek sunuyor.




