Sahih Din Anlayışı Gençliği Kurtaracak Anahtar

Vasfi Aşur Ebu Zeyd, Şanlıurfa ve Kahramanmaraş olaylarının derin anlamını ve sahih din anlayışının önemini vurguluyor.

Vasfi Aşur Ebu Zeyd / Tezkire.net

Türkiye, son günlerde Şanlıurfa ve Kahramanmaraş’ta yaşanan iki büyük olayla sarsıldı. Bu olaylar, yalnızca güvenlik sorunlarıyla sınırlı kalmayıp, toplumun vicdanını yaralayan ve geleceğe dair kaygıları artıran birer alarm niteliği taşıyor. Okul gibi güvenin ve umudun merkezi olan yerlerin bir anda korku ortamına dönüşmesi, bizleri derin bir düşünceye sevk etmektedir.

Bu tür olayların ardından en büyük tehlike, yaşanan acıları birkaç gün konuşup unutmaktır. Ancak bu sarsıntılar, milletlerin kaderinde önemli dönüm noktaları olabilir. Eğer doğru bir şekilde değerlendirilirse, bu olaylar bir fırsata dönüşebilir.

Bugün, sadece yas tutmakla kalmayıp, bu acılardan bir diriliş fikri ve toplumsal bir muhasebe çıkarmamız gerektiği aşikardır.

Okul, bir toplumun en hassas alanıdır. Orada yalnızca bilgi aktarılmaz; aynı zamanda karakter inşa edilir ve kimlikler şekillenir. Eğer okulda güven sarsılırsa, bu durum toplumun tamamında bir güven krizi başlatır. Şanlıurfa ve Kahramanmaraş’taki olaylar, güvenlik önlemlerinin artırılmasının yeterli olmadığını göstermektedir. Elbette güvenlik önlemleri gereklidir, ancak asıl sorun, insanın iç dünyasında yaşanan kırılmadır.

Bir gencin silah alacak noktaya nasıl geldiği sorusu, yalnızca psikolojik bir mesele değil; aynı zamanda ahlaki, eğitsel ve dini bir meseledir. Çünkü insanı koruyan şey sadece yasalar değil, vicdanıdır. Vicdanı besleyen en güçlü kaynak ise sahih dindir.

Bugünün gençliği, tarihin hiçbir döneminde olmadığı kadar bağlı gözükse de, aynı zamanda derin bir yalnızlık içindedir. Ekranlar, gençleri dünyaya açıyor gibi görünse de, aslında iç dünyalarına kapatmaktadır. Dijital ortamlar, kontrolsüz kaldığında, bir gencin zihnini ve kalbini şekillendiren görünmez öğretmenlere dönüşmektedir. Şiddeti normalleştiren içerikler ve bireysel öfkeyi yücelten kültürler, yavaş yavaş bir karakter inşa etmektedir.

Dijital dünya, tek başına bir sebep değildir; o, bir boşluğu doldurur. Eğer bu boşluk, sahih bir inançla ve anlamlı bir yaşam tasavvuruyla doldurulmazsa, başka şeyler bu boşluğu kaplar. İşte bu noktada din devreye girmektedir.

Din, yalnızca ibadetlerden ibaret değildir. O, insanın hayatına anlam katan, davranışlarını yönlendiren ve kalbini denetleyen bir sistemdir. Gerçek dindarlık, insanı haramdan, zulümden ve nefretten korur. Çünkü dindarlık, insanı Allah’ın huzurunda yaşadığı bilinciyle yetiştirir. Kur’an’ın temel amaçlarından biri, canı korumaktır. Bir insanın hayatını kurtarmak, tüm insanlığı kurtarmak gibidir. Bu ilke, yalnızca hukuki bir prensip değil, aynı zamanda derin bir ahlaki bilinçtir.

Eğer bir genç, bu bilinçle yetişirse, öfkesini kontrol edebilir, yalnızlığını anlamla doldurabilir ve krizlerini sabırla aşabilir. Dolayısıyla, bugün karşı karşıya olduğumuz mesele, dindarlığın varlığı değil, niteliğidir. Yüzeysel ve düşünceden yoksun bir dindarlık, gençleri korumaya yetmez. Onları koruyacak olan şey, bilinçli, derin ve sahih bir imandır.

Bu noktada, Türkiye Cumhuriyeti’nin ilgili kurumlarına büyük görevler düşmektedir. Diyanet İşleri Başkanlığı ve Millî Eğitim Bakanlığı gibi kurumlar, bu olayları sıradan bir güvenlik meselesi olarak değil, toplumsal bir varoluş meselesi olarak ele almalıdır. Diyanet, gençliğe hitap eden yeni bir dil geliştirmeli; kalbe dokunan, aklı ikna eden ve çağın sorunlarına yanıt veren bir yaklaşım benimsemelidir. Millî Eğitim Bakanlığı ise yalnızca akademik başarıyı değil, karakter inşasını da merkezine almalıdır. Okullar, bilgi üreten değil, insan yetiştiren kurumlar haline gelmelidir.

Bugün ihtiyaç duyduğumuz şey, sadece daha fazla din değil; daha doğru, daha derin ve daha etkili bir din anlayışıdır. Bu anlayışın üç temel boyutu olmalıdır: bilinçli iman, sağlam kimlik ve güçlü aidiyet. Genç, neye inandığını bilmeli; kendini bu topluma ait hissetmeli ve aileye, topluma, millete bağlılık duymalıdır. Bu bağlar güçlendikçe, bireyin savrulması zorlaşır.

Bu mesele, yalnızca devlet kurumlarının değil; ailelerin, öğretmenlerin, sivil toplum kuruluşlarının ve kanaat önderlerinin de sorumluluğudur. Anne-babalar, çocuklarını sadece maddi olarak değil, manevi olarak da beslemelidir. Onlarla iletişim kurmalı, dinlemeli ve onların dünyasına girmelidir. Öğretmenler, yalnızca ders anlatan değil; rehberlik eden ve örnek olan şahsiyetler olmalıdır. Toplum da gençleri yalnız bırakmamalıdır.

Her kriz, içinde bir fırsat taşır. Şanlıurfa ve Kahramanmaraş’ta yaşanan acılar da bu şekilde değerlendirilebilir. Eğer bu olayları doğru bir şekilde analiz eder ve samimi adımlar atarsak, bu kriz, Türkiye için bir dirilişin başlangıcı olabilir. Bu diriliş, yalnızca güvenlik tedbirleriyle değil, kalplerin yeniden inşasıyla mümkün olacaktır.

Bugün Türkiye’nin en büyük ihtiyacı, vicdanın yeniden inşasıdır. Vicdan, ancak sahih bir din anlayışı, sağlam bir eğitim ve güçlü bir toplumsal dayanışma ile inşa edilebilir. Şanlıurfa ve Kahramanmaraş bize bir şey söyledi: Eğer çocuklarımızın kalbini ihmal edersek, dünya onları alır ve başka bir şeye dönüştürür. O halde bugün bir karar vermeliyiz: Bu acıyı unutacak mıyız, yoksa ondan bir gelecek mi inşa edeceğiz? Allah’tan niyazımız, bu milleti her türlü fitneden koruması, gençlerimize hidayet, ailelerimize basiret ve yöneticilerimize hikmet vermesidir. Ve bu acıyı, bir uyanışa vesile kılsın.

İlgili Makaleler

Başa dön tuşu