Batı’nın Çocukluk Anlayışı ve Toplumsal Etkileri

Batı’nın çocukluk algısı ve toplumsal etkileri üzerine derin bir analiz.

Günümüzde, dünya üzerindeki her kültür, insan ve toplumsal meselelere bakış açısından Batı modernizminin etkisi altında kalmıştır. Hangi konu ele alınırsa alınsın, maddeci “Aydınlanma Felsefesi” çerçevesinde şekillenen Batı düşünce yapısı, siyasetten eğitime kadar toplumsal yaşamın her alanında belirleyici bir rol oynamıştır.

Özellikle sosyal bilimler alanında bu etki oldukça belirgindir. Aile yapısı ve çocuk algısı üzerinde derin etkiler bırakmıştır. Bu nedenle, aile ve çocuk konularında konuşulurken, öncelikle bu düşüncelerin kökenlerine inmek ve yanlış bilgilere karşı dikkatli olmak gerekir.

BATI’NIN KÂBUSU: ÇOCUKLUK

Çocukluk sosyolojisinin öncülerinden P. Aries, Batı’daki çocukluk algısının yalnızca modern dönemle birlikte şekillendiğini savunmaktadır. Bu durum, ilginç gelebilir; zira modern öncesi dönemde “çocuk” teriminin bile kullanılmadığı ifade edilmektedir. Çocuk, sadece bir insan küçüğü olarak görülmüştür.

Aires’in incelediği 11. ve 12. yüzyıla ait sanat eserlerinde çocuk figürleri, genellikle yetişkin yüzlerine benzemektedir. Çocuk kıyafetleri ise büyüklerin kıyafetlerinin minyatürleri gibidir. Ebeveynler için çocuk, bir an önce büyütülmesi ve topluma kazandırılması gereken bir yük olarak algılanmıştır. Bu bakış açısı, Rönesans döneminde sanatta, sanayileşme sonrası ise siyasette değişmeye başlamıştır. Aries’in çalışmalarını takip eden birçok uzman, benzer sonuçlara ulaşmışlardır. Maouse, “Çocukluğun tarihi, son zamanlarda uyanmaya başladığımız bir kâbustur” diyerek, geçmişte çocukların maruz kaldığı kötü muameleleri vurgulamaktadır.

Batı toplumlarının medeniyetlerinin temellerini oluşturan Yunan, Roma ve Hristiyan kültürlerinin çocuklara yaklaşımı, tarih boyunca belirgin izler bırakmıştır. Yunanlılar, çocukların işlevselliğine odaklanan bir öjenik anlayışa sahipti; zayıf veya hasta çocuklar toplumda yer bulamazdı ve bazen hayatta kalmalarına bile izin verilmezdi. Aile reisi olan baba, zayıf gördüğü çocuğunu öldürme veya köle olarak satma hakkına sahipti. Sadece seçkin bir azınlık eğitim alabiliyordu; diğerleri ise güçlü bedenleri varsa savaşçı olarak değerlendirilebiliyordu.

Romalılar daha pragmatik bir yaklaşım sergilemiş olsalar da, onların anlayışları da benzer bir düzeyde kalmıştır. Hristiyanlıkta ise “ilk günah” kavramı ve çocuğun, kiliseye bağlı bir iyi Hristiyan olmadıkça şeytanın etkisi altında olduğu inancı, çocuk algısını daha da karamsar hale getirmiştir.

ÇOCUKLUK SOSYOLOJİSİNİN DOĞUŞU

17. yüzyıldan itibaren sanayileşme, Batı toplumlarının sosyal yapısını dönüştürürken, çocuk algısını da değiştirmiştir. Başlangıçta, çocuklar uzun ve zorlu çalışma koşullarında sömürülen bireyler olarak karşımıza çıkmaktadır. Çocukların çalışmadığı ve kadınların ücret almadığı aileler, artık ekonomik bir yük haline gelmiştir. Bu durum, tüm Batı toplumlarına sirayet etmiştir. Kadınlar ve çocuklar, Orta Çağ şartlarından bile daha kötü bir durumda kalmışlardır. Sanayileşme öncesi kayıtsızlık ve şiddet, çocukluk anlayışını şekillendirirken, disiplin ve suistimale dayalı yeni bir anlayış ortaya çıkmıştır. Sanayi Devrimi’nin ilk dönemlerinde, 5 yaşındaki çocukların bile fabrikalarda ağır işlerde çalıştırıldığı bilinmektedir.

Zamanla, zenginleşen burjuva çocuklarının toplumda değer kazanmaya başlaması, tüm topluma örnek teşkil etmeye başlamıştır. Refahın artmasıyla birlikte, çocuklara yönelik korkunç yaklaşımlar ve politikalar daha fazla sorgulanır hale gelmiştir. Bu dönemde en önemli değişiklik, eğitim anlayışındaki dönüşümdür. Sanayileşme, iş talimatlarını anlayabilecek düzeyde eğitim almış bireylerin istihdamını gerektirmiştir. Başlangıçta hangi amaçla olursa olsun, okullar çocuklara ait hale gelmiştir.

Modernizm öncesi çocuklara yaklaşımın sevgiden yoksun, şiddet ve suistimale açık olduğu görüşü, Batılı akademisyenler tarafından da dile getirilmektedir. Ancak, çocukların sadece maddi bir yük olarak görüldüğü, ebeveynlerin çocuklarıyla duygusal bir bağ kurmaktan kaçındığı iddiasının doğruluğu sorgulanabilir. Bugün çocuk çalışmalarına temel teşkil eden bilgiler, bu bağlamda tartışmalıdır. “Çocukluk Sosyolojisi”, Batılıların kendi tarihine bakıp dehşete düşmeleri sonucunda şekillenmiştir.

MODERN TOPLUMSAL BİLİMLERE ETKİSİ

Batı’daki çocukluk tarihinin gerçek anlamda 1970’lerle birlikte değiştiği söylenebilir. Bu yıllar, aynı zamanda toplumda kadınların yerinin ve değerinin sorgulandığı, daha büyük bir mücadelenin yaşandığı dönemlerdir.

Günümüzde pedagojik olarak doğru kabul edilen birçok ilke, günümüz özgürlükçü ve hakçı yaklaşımının bir yan ürünü olarak ortaya çıkmıştır. Büyük ataerkil figür ve ataerkil geleneklerin, kadın özgürlük hareketleri ile birlikte çocuklar, engelliler, diğer cinsiyetler ve tüm azınlıklar için bir mihenk taşı haline geldiği görülmektedir. Bu bağlamda, günümüzde öğretilen toplumsal bilimler, bu anlayış üzerinden şekillenmiştir.

FıTRİ OLANLA KOPARILAN BAĞ

Modern çocukluk anlayışı, çocukluğun yetişkinlikten tamamen farklı olduğu ve yetişkinlerin yaşamından ayrı tutulması gerektiği fikrine dayanır. J. R. Gillis, çocukların gerçek yaşamlarının zıttı olan idealize edilmiş bir “sembolik çocuk” imajının yaratıldığını belirtmektedir. D. McKee ise, ebeveynlerin çocuklarına ayıramadıkları zamanı hediyeler ve pahalı tatillerle telafi etmeye çalıştığını ifade etmektedir. Bu durum, yeni nesillerin çocuk sahibi olma konusundaki isteksizliğinin bir yansıması olabilir. Fıtri olanla bağ kopmuştur.

Çocuklara yönelik kayıtsızlık, şiddet ve suistimale Müslüman toplumlarda da rastlanmaktadır. Ancak bu durum, asla toplumun genel bakış açısını oluşturmuş ve davranışlarının rehberi olmamıştır. Her yeni doğan çocuk, tertemiz ve masum kabul edilirken, aileler ve toplum için Allah’tan bir rahmet olarak görülmektedir. Mahremiyetin eğitimdeki önemi, bu medeniyetin temel taşlarından biridir. Çocuklara bakış açımız ve bu bağlamda üreteceğimiz siyasi, hukuki ve sosyal çözümler, Batı’nın “bilim” olarak benimsediği modern anlayışın ötesinde aranmalıdır.

İlgili Makaleler

Başa dön tuşu