Frankenstein: Yaratımın Sorumluluğu ve İnsanın Doğası

Mary Shelley’nin klasik eseri Frankenstein, yaratıcının sorumluluğunu ve insan doğasının karanlık yönlerini ele alıyor.

Vefa Oğuz’un kaleminden…

Frankenstein, Mary Shelley tarafından 200 yıl önce, yalnızca 18 yaşındayken kaleme alınmış, gotik ve bilim kurgu unsurlarını harmanlayan bir eser. Bu çok katmanlı yapı, çeşitli dizi ve filmlere ilham kaynağı olmuş ve eserin temaları, işleniş biçimi ve tarzı her daim ilgi çekmeyi başarmıştır. Din, bilim, psikoloji, etik, edebiyat ve lirizmin iç içe geçtiği bu yapıt, ‘yaratmak’ terimini ilahi bir yaratım olarak değil, insanın bilgi ve teknikle var olanı şekillendirme çabası olarak ele almayı gerektiriyor.

Modern Prometheus ifadesi, Mary Shelley’nin Frankenstein romanının alt başlığıdır ve doğanın sınırlarını zorlayan tehlikeli bilimsel hırsları simgeler. Prometheus’un tanrılardan ateş çalması gibi, Victor Frankenstein da yaratıcısının kontrolünden çıkan bir varlık yaratır ve bu durum felakete yol açar. Bir cesede hayat veren ruhun, bedeni anlamlı kılan şey olduğunu unutmamak gerekir. Eğer ruh bedeni terk etmişse, o beden yalnızca bir şekil haline gelir; hareket etmez, hissetmez ve anlam üretmez. Göz vardır ama görmez, kulak vardır ama işitmez, kalp vardır ama hissetmez. Bunu biliyoruz. Ancak, ölmüş birine yeniden hayat vermenin mümkün olup olmadığını sorgulayan film karakterleri arasında Victor, erkek kardeşi William, William’ın nişanlısı Elizabeth ve Victor’un projesini finanse eden eski doktor Harlender bulunmaktadır.

Victor Frankenstein, çocuk yaşta katı bir tıp eğitimi almış olan babası tarafından yetiştirilmiştir. Babasıyla mesafeli bir ilişki kurarken, annesiyle güçlü bir bağ geliştirir. Ancak annesinin, ikinci çocuğunu doğururken hayatını kaybetmesi, Victor’un ölüm ve ölümden kurtarma fikrini takıntı haline getirmesine neden olur. Eğitimini yalnızca bu amaçla tamamlamak ister. Üzerinde çalıştığı ‘ölüyü diriltme’ projesi, Kraliyet Tıp Üniversitesi Disiplin Mahkemesi tarafından ilahi bir otoriteye başkaldırı olarak değerlendirilir ve reddedilir. Ancak bu durum, Victor’u yıldırmaz; eski bir ordu doktoru olan Harlender, ona maddi ve manevi destek olacağını vaat eder. Victor, şehirden uzakta bir kulede ihtiyacı olan tüm malzemeleri temin eder ve idam ve savaş alanlarından topladığı ceset parçalarını bir araya getirerek yeni bir beden oluşturur. Fırtınalı bir gecede, yıldırımın gücünü ve çeşitli kimyasal düzenekleri kullanarak cansız dokulara elektrik akımı verir. Bu akım, bedendeki kasların ve sinirlerin yeniden harekete geçmesini sağlar ve parçalanmış ceset bir anda yaşam belirtisi gösterir. Ancak sabah uyandığında, ‘Yaratığı’ karşısında kanlı ve canlı bulduğunda ne yapacağını şaşırır. Başarmıştır; ölüyü diriltmiştir. Ancak bu başarının hiçbir anlamı kalmadığını anlar. Yaratıkla ne yapacağını bilemez; karşısında dev bir bebek vardır, bakıma, öğrenmeye ve sevilmeye muhtaçtır. Bu noktada sorumluluğu alamayacağını fark eden Victor, ondan kurtulmanın yollarını arar. Çünkü bu bebek, anlaşılamadığı ve öfkelendiği anlarda gücünü kontrol edemez ve bir ölüm makinesine dönüşür. Yaşamı ararken ölümü yaratmıştır Victor. Ve asıl canavarın Yaratık değil de kendisi olduğunu anlaması zaman alacaktır.

Suçsuz Cezalar, Cezasız Suçlar

Victor’un yarattığıyla ne yapacağını bilememesi ve onu yalnız bırakması, Yaratık’ın dünyadaki tekliğine ortak olmamıza neden olur. Bu, verilecek en büyük cezadır; suçsuz bir ceza… Victor, yaptığı hatanın sorumluluğunu almayan her sorunlu zihin gibi, sorunu çözmeye değil, ortadan kaldırmaya çalışır. İçindeki her şeyle birlikte Yaratık’ı da zincirle bağlayarak kuleyi ateşe verir. Ancak film ilerledikçe izleyici anlar ki; Yaratık ölmemiştir. O artık ölemeyen ve yaşayamayan biridir. Yangından kurtulan Yaratık, bir köyde bir ailenin değirmeninde gizlenir. Evin yaşlı, kör bilgesinin torununa öğrettiği harfleri, duvarın arkasından gizlice dinleyerek öğrenir. Kör bilge ile aralarında bir bağ oluşur ve zamanla karşısına çıkma cesareti bulur. Bilge, Yaratık’ı dost edinir ve ona kelimeleri, anlamlarını öğretir. Yaratık okur, öğrenir ve daha fazlasını ister. Kim olduğunu, nereye ait olduğunu bilmek ve bulunmak ister. Çünkü var olmak bunu gerektirir. Bulmayı ve bulunmayı. Victor’un peşine düşecek ve ondan kendi gibi birini, kendine bir eş yapmasını isteyecektir. Yaratık Victor’u bulduğunda, ölüm döşeğindedir. Final sahnesinde bir baba-oğul hesaplaşmasını izleriz. Asıl erdemin yaratmak değil, yarattığının sorumluluğunu alabilecek ahlaka sahip olmak olduğunu anladığımız filmin alt metni daha sarsıcıdır: Çocuğunu hayata getirdikten sonra kabullenemeyen, reddeden ve ona kendini değersiz hissettiren bir ebeveyn arketipi vardır. Kendi babasından alamadığını oğluna veremeyen Victor, oğlundan özür dilerken, Yaratık da babasını affedecektir. Kendisine bir yaşam gayesi vermemesine, insanla aynı mayadan gelmemesine rağmen, “Belki artık ikimiz de insan olabiliriz” diyerek affeder babasını. Ancak Yaratık affetse de seyirci, asla affetmeyecek Victor’u…

Asıl Canavar Kimdi?

Elizabeth, Yaratık’ı olduğu gibi kabul eden, onu seven ve anlayan tek kişidir. Victor’a yalnızca bir canavarın tanrıcılık oynamaya kalkışacağını söyleyen de odur. Evet, Victor’a tam olarak olan budur. Tanrı kompleksine kapılır. Bu sendrom, genellikle liderlerde ve başarılı hekimlerde görülür. Tedavisini gerçekleştirdiği hastaya bir nevi hayat verdiğine inanır. Victor’un trajedisi, yaratma eylemini üstlenirken sorumluluğu üstlenememesinde yatar; böylece Tanrı rolünü oynamaya çalışan insan, kendi yarattığı varlığın ahlaki ve duygusal sonuçlarıyla yüzleşmek zorunda kalır.

Kem Alat ile Kemalat Olmaz

İyiliğin ilmine sahip olmayan, diğer tüm ilimlerin zarar verebileceği gerçeği, gerçek anlamda bilimin yalnızca bilmek değil; bilginin hangi amaçla kullanılacağını kavramak olduğunu gösterir. İyilikten yoksun bir akıl, bilgiyi araçsallaştırarak başkalarına zarar verebilir; oysa iyiliğin bilincine sahip bir akıl, aynı bilgiyi insanlığa fayda sağlamak için kullanır. Tarih boyunca birçok büyük yıkımın arkasında cehalet değil, ahlaki pusulasını kaybetmiş zeki ve bilgili insanlar bulunması, bu gerçeği açıkça ortaya koyar. Bilgelerin dediği gibi; kem alat ile kemalat olmaz. İstikamet kaybolmuşsa, ne düşünce ne eylem hakikate götürebilir. Yazıldığı dönemde dine karşı bir saldırı niteliği taşıdığı sanılsa da eserin en güçlü yanı, ahlaktan yoksun bir bilginin insanlığın sonunu getirebileceği gerçeğidir. Gerçek, kusursuz bir yaratmanın yalnızca Allah’ın ilmi ve kudreti dahilinde olduğu ve yaratmanın sorumluluğunu yalnızca Allah’ın alabileceği gerçeği. Her insanın içinde uyuyan ama bir dürtüyle uyanmayı bekleyen bir canavar taşıdığı gerçeği. İnsanın göründüğünden fazlası olduğunu, çelişkileri, dönüşümleri ve karanlıkla aydınlık arasında gidip gelen doğasını bu denli etkileyici bir biçimde ortaya koyan bu yapıtı içtenlikle alkışlıyorum. Filmden değil ama kitaptan bir alıntıyla son vermek isterim.

“Bir bedenin içinde sayısız kişiliğin barınabilmesi inanılmazdı. Hepimiz, içimizde sessizce uyuyan binlerce yabancıyla yaşıyoruz; ta ki bir başkası onları uyandırana kadar. Frankenstein’ın canavarını hayata geçiren elektrik akımı gibi, içimizdeki devleri uyandırmak için tek bir kıvılcım yeterliydi.”

Frankenstein 2025

Senarist, yapımcı, yönetmen: Guillermo del Toro

Tür: Gotik, bilim-kurgu, korku

Süre: 150 dk.

İmdb puanı: 7.4


Yazar: Misafir Köşesi – Yayın Tarihi: 20.05.2026 09:00 – Güncelleme Tarihi: 17.05.2026 00:38

İlgili Makaleler

Başa dön tuşu