Putin ve Şi’nin Görüşmesi: Yeni Dünya Düzeni mi Kuruluyor?

Putin ve Şi’nin görüşmesi, Rusya-Çin ilişkilerinin yeni bir boyut kazanmasını ve küresel güç dengesinin değişimini simgeliyor.

Batı’nın zayıfladığı ve küresel güç dengesinin yeniden şekillendiği bir dönemde, Rusya ve Çin, ilişkilerini yalnızca ekonomik çıkarlar üzerinden değil, tarihsel bağlar, liderler arası diplomasi ve ortak dünya görüşü çerçevesinde de güçlendirmektedir.

Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ile Çin Devlet Başkanı Şi Cinping, en son Eylül 2025’te bir araya gelmişti. Bu süreçte, Rusya-Çin ilişkilerinde köklü bir değişimden çok, bu ilişkinin küresel sistem içindeki rolünün daha belirgin hale geldiği söylenebilir. Özellikle İsrail/ABD-İran çatışmasının yarattığı kriz ortamı, Moskova ve Pekin arasındaki uzun süreli stratejik ortaklığı, enerji işbirliğini ve Batı karşıtı dengeleme yaklaşımını yeniden ön plana çıkarmıştır. Mayıs 2026’da gerçekleştirilen bu görüşme, 2001 yılında imzalanan İyi Komşuluk, Dostluk ve İşbirliği Antlaşması’nın 25. yıl dönümüne denk gelmesi açısından da önemli bir sembolik anlam taşımaktadır. Bu nedenle antlaşmanın uzatılması, sadece ikili ilişkilerin sürdürülmesi değil, aynı zamanda çok merkezli dünya ve yeni tip uluslararası ilişkiler anlayışının kurumsal bir teyidi olarak değerlendirilmektedir.

Rusya-Çin ilişkisini yalnızca güncel dış politika gelişmeleri veya enerji anlaşmaları üzerinden değerlendirmek yetersiz kalır. İki büyük kara gücünün tarihsel hafızası, sınır komşuluğu, imparatorluk geçmişleri ve sistem karşısındaki ortak kırılganlık algısı, bu ilişkilerin temelini oluşturmaktadır. Rusya için Çin, sadece günümüzün stratejik ortağı değil, aynı zamanda yüzyıllardır komşu olunan, zaman zaman rekabet edilen ama Avrasya dengesi içinde önemli bir aktör konumundadır. Özellikle Şubat 2022’de başlayan Rusya-Ukrayna Savaşı sonrasında, Çin, Rusya için yalnızca ekonomik bir ortak olmanın ötesine geçmiş, Batı merkezli düzen karşısında stratejik bir destek noktası haline gelmiştir.

Görüşmenin detaylarına bakıldığında, üç önemli husus dikkat çekmektedir. Putin’in karşılanması, ABD Başkanı Donald Trump’ın karşılanmasına göre daha samimi ve sıcak bir diplomatik atmosfer yaratmıştır. Bu durum, Rusya ile Çin arasındaki tarihsel yakınlık ve stratejik ortaklık çerçevesinde değerlendirilebilir. Ancak, Batı merkezli sistemin kırılganlıklarının daha belirgin hale geldiği ve Asya’nın yükselişinin hissedildiği bir dönemde bu karşılama, aynı zamanda hafıza diplomasisi olarak da yorumlanabilir. Trump’ı Pekin Havalimanı’nda Çin Devlet Başkanı Yardımcısı Han Zheng karşılamışken, Putin’i Çin Dışişleri Bakanı Wang Yi karşılamıştır. Bu durum, yalnızca protokol açısından değil, aynı zamanda iki ülke arasındaki derin stratejik ilişkiyi de yansıtmaktadır. Putin’in Şi’ye hitaben kullandığı bir Çin atasözü, iki lider arasındaki güven ilişkisini ve Batı merkezli kırılmalar karşısında Moskova-Pekin hattının kazandığı yeni sembolik değeri göstermektedir.

Günümüzde deniz ve kara hakimiyeti üzerine yapılan teorik tartışmalar, somut gerçekliklere dönüşmüştür. Bugün, yalnızca değerli kaynakların kontrolü değil, aynı zamanda bu kaynakların geçtiği güzergahların, lojistik hatların ve enerji koridorlarının denetimi de stratejik bir öneme sahiptir. Bu bağlamda, Rusya ve Çin ortaklıklarını özellikle enerji ve lojistik alanlarında daha görünür hale getirmektedir. 2025 yılı itibarıyla Rusya-Çin ticaret hacminin yaklaşık 228 milyar dolara ulaşması ve Rusya’nın Çin’e petrol ihracatının 2026’nın ilk çeyreğinde yaklaşık yüzde 35 artması, bu enerji ortaklığının kalıcı bir nitelik kazandığını göstermektedir. Sibirya’nın Gücü-2 Projesi, yıllık yaklaşık 50 milyar metreküp gaz taşıma hedefi ile bu stratejik arayışın en somut örneklerinden biridir. Enerji alanında yeni projelerin ve kara bağlantılı tedarik hatlarının gündeme gelmesi beklenmektedir. Bu noktada, deniz yollarının kırılganlığı göz önünde bulundurulduğunda, Rusya’dan Çin’e uzanacak kara temelli enerji hatları, Pekin için daha güvenli bir seçenek sunmaktadır.

Taraflar arasında nükleer enerji ve yapay zeka işbirliği konusundaki anlaşmalar da dikkat çekmektedir. ABD’nin İran üzerindeki baskıları ile nükleer alanda kısıtlamalar getirdiği bir dönemde, Rusya ve Çin’in nükleer araştırmalar ve insan kaynağı konusundaki işbirliğini derinleştirmesi, nükleer teknolojinin yalnızca güvenlik değil, aynı zamanda büyük güç rekabetinin bir meselesi olduğunu da ortaya koymaktadır. Yapay zeka ve çipler alanında da iki ülkenin, Batı’nın teknoloji ambargolarına karşı ortak bir dayanıklılık geliştirdiği söylenebilir.

Son olarak, Hürmüz krizi ve İran’ın petrol ödemelerini petro-yuan üzerinden talep edebileceği tartışmaları, Rusya-Çin ticaret sisteminin büyük ölçüde ruble ve yuan üzerinden işlemeye başlamasının Batı yaptırımlarına karşı finansal dayanıklılık inşasının ötesinde, dolar merkezli küresel ödeme sistemine alternatif bir yapı oluşturduğunu göstermektedir. BRICS platformunda uzun süredir devam eden petro-dolar karşıtı arayışlar, artık yalnızca teorik bir meydan okuma değil, enerji, ticaret ve ödeme sistemleri üzerinden jeoekonomik dönüşümü işaret etmektedir. Bu durum, Trump’ın geçen hafta Çin’den almak istediği mesajın neredeyse tam tersidir; Pekin ve Moskova, yeni bir finansal dayanıklılık alanı inşa etmektedir.

Sonuç olarak, Batı’nın zayıfladığı ve Asya merkezli güç dinamiklerinin daha belirgin hale geldiği bu dönemde, Rusya ve Çin, ilişkilerini yalnızca çıkar ortaklığı üzerinden değil, tarihsel bağlar ve ortak dünya görüşü çerçevesinde de güçlendirmektedir. Bu bağlamda, Pekin’deki görüşmeyi sadece Putin ile Şi’nin buluşması olarak değil, Batı merkezli düzene karşı Avrasya merkezli yeni bir sistemin inşası açısından değerlendirmek daha yerinde olacaktır.

İlgili Makaleler

Başa dön tuşu