Yeni Dünyada Türkiye’nin Stratejik Önemi ve Yeri

Yeni dünya düzeninde Türkiye’nin jeopolitik ve ekonomik rolü üzerine önemli değerlendirmeler.

Yeni Dünyada Türkiye’nin Stratejik Önemi ve Yeri

Hz. Muhammed’in de belirttiği gibi, hikmet doğru bilgi ve düşüncenin peşinden gitmektir. Bu ilke doğrultusunda, Soner Yalçın’ın yazısını değerlendirirken, içindeki hikmetin bir parçasını anlamaya çalışmalıyız.

Tarih boyunca büyük güçlerin yükselişi ve düşüşü, dünya haritasını köklü bir şekilde değiştirmiştir. Ancak bu değişimlerin çoğu savaş alanlarında değil, ekonomik merkezlerde gerçekleşmiştir. Örneğin, 17. yüzyılda Hollanda, 19. yüzyılda İngiltere ve 20. yüzyılda ABD’nin yükselişi, sadece askeri güçle açıklanamaz. Her biri, kendi döneminin ticaret yollarını ve finans sistemini belirleyen yeni bir dünya düzeni kurmuştur.

Büyük güçler yalnızca devletlerden ibaret değildir; aynı zamanda bir ekonomik düzenin taşıyıcısıdır. Bu nedenle hegemonya krizleri, sadece siyasi sonuçlar doğurmakla kalmaz, aynı zamanda yeni ekonomik coğrafyalar da ortaya çıkarır. Bugün ABD’nin karşılaştığı tartışma, hegemonya modelinin neoliberal küreselleşme ile sınırlı kalıp kalmayacağıdır. Asıl mesele, dünya ekonomisinin ağırlık merkezinin nereye kaydığıdır.

Bu durum, Türkiye açısından büyük bir önem taşımaktadır. Son iki yüz yıl boyunca Atlantik merkezli dünya düzeninin bir parçası olan Türkiye, şimdi ilk kez Avrasya’nın yükselişinin tartışıldığı bir döneme girmektedir. Yeni jeopolitik dünya haritasında Türkiye’nin yeri ne olacak? Bu sorunun üzerine düşünmek zorundayız.

İki Ülke Savaşı Değil

Dünya ekonomisinin ağırlık merkezi, her zaman zengin ülkelerin bulunduğu yerlere kaymamıştır. Ticaret yollarını kontrol eden coğrafyalar, ekonomik gücün merkezleri olmuştur. Hollanda’nın yükselişi Kuzey Denizi ticaretine, İngiltere’nin yükselişi Atlantik’e, ABD’nin yükselişi ise okyanus aşırı küresel deniz ticaretine dayanmaktadır. Büyük güç değişimleri, aslında sermayenin, üretimin ve ticaret yollarının yön değiştirmesidir.

20. yüzyılın başında Halford Mackinder, dünya siyasetinin kaderini denizlere hâkim olanların değil, Avrasya’nın iç bölgelerini kontrol edenlerin belirleyeceğini öne sürdü. O dönemde bu görüş, deniz gücünün hâkimiyeti nedeniyle fazla iddialı bulunmuştu. Ancak günümüzde bu tez yeniden tartışılmaya başlanmıştır.

Neoliberal küreselleşme, Atlantik merkezli deniz ticaretinin bir ürünüdür. Üretim Asya’da yapılırken, finans yönetimi New York ve Londra’da gerçekleşmiştir. Ancak son yıllarda, Çin’in Kuşak ve Yol girişimi, Rusya’nın Kuzey-Güney koridoru gibi projeler, dünya ticaretinin yalnızca okyanuslar üzerinden şekillenmeyeceğini göstermektedir. İlk kez, deniz merkezli Atlantik düzenine karşı kara merkezli Avrasya düzeni alternatif bir model olarak ortaya çıkmıştır.

ABD-İran geriliminin önemi burada yatmaktadır. Mesele, yalnızca iki ülke arasındaki bir çatışma değil; aynı zamanda Avrasya kuşağının dünya ekonomisindeki rolünün artıp artmayacağıdır. Eğer bu dönüşüm hızlanırsa, Türkiye’nin önemi sadece jeopolitik nedenlerle değil, ekonomik nedenlerle de artacaktır.

Türkiye, yükselen Avrasya’nın geçiş ülkesi mi yoksa merkez ülkelerinden biri mi olacak? Bu sorunun yanıtı, Türkiye’nin geleceği açısından kritik bir öneme sahiptir.

Türk Siyaseti Anlayışında Dönüşüm Gerekiyor

Tarih, coğrafi avantajların tek başına güç yaratmadığını defalarca kanıtlamıştır. Örneğin, Venedik, Akdeniz ticaret yollarının üzerinde bulunduğu için değil, bu ticaretin finansmanını ve kurallarını yönettiği için yükselmiştir. Benzer şekilde, İngiltere de Atlantik ticaretine hâkim olarak sadece mal taşımamış, küresel ekonominin kurallarını belirlemiştir.

Bugün Türkiye, benzer bir tarihsel eşikle karşı karşıyadır. Son iki yüzyıldır dünya ekonomisinin ağırlık merkezi Atlantik iken, Türkiye çoğu zaman Avrupa’nın doğu sınırı veya NATO’nun ileri karakolu olarak değerlendirilmiştir. Ancak ekonomik ağırlık merkezi Avrasya’ya kayarken, Türkiye’nin jeopolitik konumu yeni bir anlam kazanacaktır. Hazar enerji havzası, Orta Asya’nın hammadde kaynakları ve Çin’den Avrupa’ya uzanan kara ticaret koridorları, Türkiye’nin stratejik önemini artırmaktadır.

Ancak burada kritik bir nokta bulunmaktadır: Tarihsel fırsatlar kendiliğinden ekonomik güce dönüşmez. Bir ülkenin transit geçiş hattı olması ile bölgesel merkez haline gelmesi aynı şey değildir. Limanlara, demiryollarına, yüksek teknoloji üretimine ve güçlü finansal kapasiteye sahip olmayan ülkeler, büyük ticaret yollarının yalnızca seyircisi olurlar.

Türkiye’nin önündeki mesele, yalnızca dış politika tercihi değil; Avrasya’nın yükselişinden geçici kazanç sağlayan bir ülke mi, yoksa bu yükselişin merkez aktörlerinden biri mi olacağıdır. Önündeki tarihsel görev, bu büyük dönüşümü uzaktan izlemek değil, onun kurucu aktörlerinden biri olmaktır. Yeni dünya düzenlerinde yükselen ülkeler, değişimi bekleyenler değil; ticaretin, finansın ve üretimin yeni kurallarını belirleyebilenler olacaktır.

İlgili Makaleler

Başa dön tuşu