Türkiye-İsrail gerginliği: Söylem sert, saha temkinli

Türkiye-İsrail gerginliği, Suriye’deki saldırının ardından söylem düzeyinde yükseldi. Uzmanlar, kısa vadede doğrudan askeri çatışma riskini düşük görüyor.

İsrail’in yaklaşık iki hafta önce Suriye’deki Ebu Zuhur Üssü’ne düzenlediği saldırı, Türkiye ile İsrail arasındaki gerilimi yeniden gündeme taşıdı. Saldırının ardından iki ülke yetkililerinin karşılıklı sert açıklamaları dikkat çekerken, Ankara ve Şam saldırı sırasında üste Türk askeri bulunmadığını bildirdi.

İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, 18 Ağustos’taki saldırıya ilişkin açıklamasında, güneye doğru ilerleyen Türk askeri yerleşimlerine izin vermeyeceklerini ve bunun İsrail açısından tehdit oluşturduğunu söyledi. Netanyahu’nun yanı sıra Savunma Bakanı Israel Katz da Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ve Türkiye’yi hedef alan değerlendirmelerde bulundu. Bu açıklamalara Erdoğan ile Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’dan tepki geldi.

Türkiye-İsrail gerginliği söylem düzeyinde belirgin biçimde tırmansa da uzmanlar, tarafların kısa vadede doğrudan bir askeri çatışmaya yönelmesini beklemiyor. Değerlendirmelerde, bölgesel hesapların yanı sıra her iki ülkedeki iç siyasi dinamiklerin de etkili olduğu belirtiliyor.

İç siyaset gerilimi besliyor

Yeditepe Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölümü’nden Doç. Dr. İlkim Okyar, İsrail’in Türkiye’ye yönelik açıklamalarının dış politikadan çok iç siyasi hesaplarla bağlantılı olduğunu düşünüyor. İsrail’deki kamuoyu araştırmalarında Binyamin Netanyahu’nun Likud Partisi’nin geride göründüğünü belirten Okyar, Türkiye’de erken seçim ihtimalinin tartışıldığına da dikkat çekiyor.

Okyar’a göre iki lider de yalnızca karşı tarafa değil, kendi seçmenlerine de mesaj veriyor. St. Lawrence Üniversitesi Tarih Bölümü Başkanı Doç. Dr. Howard Eissenstat ise gerilimi büyütmenin her iki hükümet açısından siyasi fayda sağlayabileceğini savunuyor. Eissenstat, milliyetçi ve güvenlik odaklı söylemlerin iktidarların kendi tabanlarını konsolide etmesine yardımcı olduğunu ifade ediyor.

European Neighbourhood Council Direktörü Samuel Doveri Vesterbye de seçimlerin ve iç siyasetin belirleyici faktörler arasında bulunduğunu belirtiyor. Netanyahu hakkındaki yolsuzluk soruşturmaları ve güçlü muhalefet nedeniyle zor durumda olduğunu söyleyen Vesterbye, Gazze, Filistin ve Türkiye başlıkları üzerinden yükselen tehdit söyleminin İsrail kamuoyunda destek sağlayabildiğini değerlendiriyor.

Vesterbye, İsrail karşıtı söylemin Türkiye’de de farklı kesimleri ortak bir zeminde buluşturduğunu düşünüyor. Ülkede pek çok konuda siyasi ayrışma yaşanmasına rağmen, İsrail’in bölgedeki askeri politikalarına yönelik eleştirilerin geniş bir kesim tarafından paylaşıldığını ve bunun hükümet açısından birleştirici bir işlev gördüğünü söylüyor.

Doğrudan çatışma ihtimali düşük

Ebu Zuhur Üssü’ne yönelik saldırının ardından Türkiye ve İsrail basınında iki ülkenin askeri kapasitesine ilişkin karşılaştırmalar yayımlandı. İsrail merkezli Israel Hayom gazetesinde yayımlanan bir görüş yazısında, Türkiye’nin Suriye’deki askeri varlığının NATO’nun kolektif savunma güvencesi kapsamında olmadığı öne sürüldü.

Atlantic Council kıdemli araştırmacısı Alissa Pavia, NATO Antlaşması’nın ilgili maddesinde Suriye’nin koruma kapsamındaki bölgeler arasında yer almadığını belirtiyor. Pavia, geçmişte Falkland Adaları savaşı ve İran’ın bölgedeki ABD askeri varlıklarına yönelik saldırıları gibi örneklerde de NATO’nun otomatik biçimde askeri müdahalede bulunmadığını hatırlatıyor.

Pavia’ya göre Türkiye ve İsrail, gerilime rağmen gayriresmî iletişim kanallarını açık tutuyor. Tarafların Suriye’deki hedefleri doğrudan birbirini dışlamadığı için sorunların bu kanallar üzerinden yönetilebileceğini belirten Pavia, stratejik açıdan askeri bir çatışmanın iki ülkeye de kazanç sağlamayacağını ifade ediyor.

İlkim Okyar, olası bir çatışmanın Türkiye’de ekonomik sorunların gündemden düşmesine ve kısa süreli siyasi destek oluşmasına yol açabileceğini söylüyor. Ancak mevcut ekonomik koşullarda uzun süreli ve maliyetli bir askeri operasyonun finanse edilmesinin ve siyasi olarak yönetilmesinin zor olduğunu vurguluyor. Okyar’a göre kısa vadede faydalı görünen bir tırmanma, orta vadede ekonomik kırılganlıkları artırarak iktidar açısından ters sonuç doğurabilir.

Howard Eissenstat da ABD’nin iki ülkeyle olan ittifak ilişkileri nedeniyle kısa vadede çatışma olasılığını düşük görüyor. Ona göre asıl risk, Türkiye ve İsrail’in geniş kapsamlı bir bölgesel soğuk savaşa sürüklenmesi. Böyle bir tablonun güvenlik harcamalarını artırabileceği ve bölgesel iş birliği imkanlarını daraltabileceği belirtiliyor.

Doğu Akdeniz’de yeni denklemler

Türkiye ile İsrail arasındaki bölgesel rekabet, savunma anlaşmalarına da yansıyor. Türkiye, 31 Ağustos’ta Suudi Arabistan ve Pakistan’la Mekke Savunma İttifakı’nın ilk toplantısını gerçekleştirirken, aynı gün İsrail ile Yunanistan arasında “Aşil Kalkanı” adı verilen savunma iş birliği hayata geçirildi.

Anlaşma kapsamında İsrail’in Yunanistan’a yaklaşık 3 milyar avro değerinde kısa ve orta menzilli hava savunma sistemleri ihraç etmesi planlanıyor. Samuel Doveri Vesterbye, İsrail ile Yunanistan’ın Türkiye’ye ilişkin güvenlik kaygıları üzerinden yakınlaştığını ve bu sürecin enerji ile savunma alanlarındaki ilişkileri de güçlendirdiğini belirtiyor.

Vesterbye, ABD’nin bu denklemde Türkiye, İsrail ve Yunanistan arasında arabulucu konumunu güçlendirebileceğini ifade ediyor. Ancak bu ittifakların Doğu Akdeniz’e odaklanan dar bir perspektife sahip olmasının uzun vadeli bölgesel dengeler açısından sorun yaratabileceğini savunuyor. Avrupa Birliği’nin de arabuluculuk yoluyla gerilimin Türkiye ile ilişkileri olumsuz etkilemesini önlemesi gerektiğini dile getiriyor.

Washington’ın etkisi

Türkiye ile İsrail arasında doğrudan çatışmayı sınırlayan başlıca unsurlardan biri ABD’nin bölgedeki ağırlığı olarak öne çıkıyor. ABD Başkanı Donald Trump, temmuz ayında Ankara’da düzenlenen NATO Zirvesi sırasında Erdoğan’a ilişkin olumlu ifadeler kullanmıştı. ABD’nin Ankara Büyükelçisi ve Suriye-Irak Özel Temsilcisi Tom Barrack da 18 Ağustos’ta İsrail’in Suriye’deki hava saldırısını bölgesel istikrara katkı sunmayan gereksiz bir tırmanma olarak nitelendirmişti.

Howard Eissenstat, Türkiye ve İsrail’in ABD ile ilişkilerini riske atacak bir çatışmayı tercih etmeyeceğini belirtiyor. Alissa Pavia ise Trump yönetiminin iki ülke arasında denge kurmakta zorlandığını ifade ediyor. Pavia’ya göre Netanyahu’nun İran’daki askeri operasyonlarını sınırlamış olması, Washington’ın Suriye konusunda İsrail üzerindeki etkisini azaltmış olabilir.

Pavia, Türkiye’nin ABD ile ilişkilerinde F-35 savaş uçaklarının teslimatının önemli bir başlık olduğunu hatırlatıyor. Bu nedenle Ankara’nın İsrail’in hava saldırılarına verdiği görece ölçülü tepkinin, Trump yönetimiyle ilişkiler ve Washington’ın Netanyahu üzerindeki etkisiyle bağlantılı olabileceğini değerlendiriyor.

Uzmanların ortak görüşü, Türkiye-İsrail gerginliği kapsamında açıklamaların zaman zaman sertleşmeye devam edebileceği yönünde. Bununla birlikte iki ülkenin stratejik hesapları, iletişim kanallarının açık tutulması ve ABD’nin bölgesel etkisi nedeniyle kısa vadede doğrudan askeri çatışma olasılığı düşük görülüyor.

İlgili Makaleler

Başa dön tuşu